TÜRKÇEDEKİ EKLERİN KÖKENİ
Türkçedeki eklerin oluşmasında, başlıca üç yolun etkili olduğu anlaşılmaktadır. Kimi ekler başlangıçta ayrı sözcükler oldukları halde, kullanılış ve anlam zorunluluğuyla zamanla ek durumuna geçmektedirler. Bu düşünce eklerin bir bölümü için kolayca kanıtlanabilir. "i-" ünlüsüyle başlayan kimi sözcük kökleri kullanılış durumuna göre kolayca ekleşmektedir. "ile" sözcüğü, günümüzde hem ayrı sözcük olarak, hem de ek olarak kullanılmaktadır, "eli ile = eliyle, taş ile = taşla" örneklerinde olduğu gibi.
Ekeylemlerin bütün çekimleri de hem ayrı sözcük olarak hem de ek olarak kullanılmaktadır: "gelmiş idi, gelmiş-ti; gelir idi, gelir-di; ne ise, ne-y-se" gibi. "için" sözcüğü bile son zamanlarda ekleşme yolunu tutmuştu. Eski Yazım Kılavuzu'nda, "olduguyçin, geldigiyçin" gibi örnekler verilerek "için" sözcüğünün ek gibi yazılabileceği gösterilmişti [1]. "Şiş-man, koca-man, az-man, sök-men, seğ-men, Köle-men, Türk-men" gibi sözcüklerdeki "-man /-men" ekinin aslında ayrı bir sözcük olduğu, sonradan ek durumuna geçtiği söylenebilir. Çünkü bu ek, getirildiği ad ya da eylem soylu her sözcüğe genellikle "adam, insan" kavramı katmaktadır. "Değir-men" sözcüğü bile, başlangıçta daha çok "değirmenci" kavramı vermiş olmalıdır.
Bunlardan başka Prof. Jean Deny'nin dediği gibi, "-daş" eki de "-da" kalma durumu ekiyle "eş" sözcüğünden kurulmuş olabilir; "arkadaş = ar-ka-da + eş, kardaş = kar-da + eş, yoldaş = yol-da + eş" gibi [2].
İkinci bir yol olarak, bazı eklerin iki ekin birleşmesiyle doğduğu söylenebilir. "kumsal" ve "yoksul" sözcüklerindeki "-sal" ve "-sul" ekleri, "-sı" ve "-al, -ıl" eklerinin birleşmesiyle oluşmuş görünmektedir. "kumsal" sözcüğü, "kum-su", "kum gibi" anlamından, "-al" ekiyle genişletilmiş ve kökanlamdan mensupluk yüklenerek, köke bağlı sıfat gibi kullanılmış, sonra da adlaşmıştır. "kumsal" gibi, "yoksul" sözcüğü de, aynı yolla "yok-su", "yok gibi" anlamından yararlanılarak, "-ıl" ekiyle genişletilmiştir. Anadolu ağızlarında kullanılan "varsıl = varsı-l" sözcüğü de aynı kuruluştadır.
Bu yol, "-cıl / çıl" eki için de düşünülür: "adamcıl = adam-cı-l [3] = adamdan ürken, adama saldıran hayvan, ters yorumla adama düşkün, adama sokulan, yaklaşan hayvan" (bkz. Kamus-ı Türkî, İstanbul 1317). "insancıl = insan-cı-l = insana alışık, insana düşkün"; "balıkçıl = balık-çı-l = balıkla beslenen, balık tutan bir tür kuş"; "alımcıl = al-ım-cı-l = satın almak isteyen, müşteri" (bkz. Derleme Sözlüğü). Görülüyor ki, bu tür "-cıl / -çıl" ekinin kurulmasında, anlam bakımından, "-cı" eki etkili olmuş ve bu ekin verdiği kavram "-l" ekiyle genişletilmiştir. Üstelik bu tür sözcükler "-l" ekini almadan da kullanılabilir.
"-tan / -dan" çıkma durumu ekinin de (ablativus), "-ta / -da" kalma durumu ekiyle (lokativus), "-ın" araç durumu ekinin (instrumentalis) birleşmesiyle oluştuğu ileri sürülebilir. Çünkü eski kaynaklarda "-ta" kalma durumu eki, aynı zamanda çıkma durumu eki görevini de yapmaktaydı. Sonradan "-tın / -dın" çıkma durumu eki (ablativus) belirmiştir. Ekin aslında "-ın" (instrumentalis) eki gibi dar ünlüyle kurulmuş olması ve her iki ekin verdikleri kavramların birbirine yakın bulunması böyle bir düşünceye yol açmaktadır. Ayrıca "-ın" araç durumu eki Anadolu ağızlarında "artık-ın" gibi sözcükler oluşturmaktadır. Daha sonra da "-tın /-dın" çıkma durumu eki, "t" sesinin dar ünlüleri açma ve genişletme etkisiyle, "-dış / taş" sözcüklerinde olduğu gibi, "-tan / -dan" biçimine dönüşmüştür.
Kimi eklerin durumu da inceleyicilerinin dikkatini, üçüncü bir yola, belli diller arasında ortak bir kaynağa çekmektedir. Bu tür eklerin başında "-al / -ıl" eki gelmektedir. "-al" eki, başka ekler ve sözcüklerle birlikte, aynı anlam, aynı görev ve biçimde Latincede geçmektedir.
Latince ile Türkçe arasında, zaman ve bölge bakımından, böyle bir karşılaştırma olanaksız görülürse de, uzun yüzyıllar bir sözcük kökü ya da ek yaratılamaması, sözcük köklerinin ve kimi eklerin tarihinin, insanın yaratılması kadar eski olduğu daima dikkate alınmalı, tarihsel dönemlerde ses, biçim ve görev değişikliğine uğrayarak dilden dile geçmiş, tanınmaz duruma gelmiş sözcük ve eklerin varlığı unutulmamalıdır. Böyle görüşlerin ışığı altında, Milâttan önce 40. yüzyıldaki Sümerce ile Macarca bile karşılaştırılmaktadır. Tarihsel dönemlerde, dillerin birbirlerinden sözcük aldıkları da bilinmektedir. Bu tür olay ve örneklerin, tarihin bilinmeyen, karanlık dönemlerinde de geçerli olduğu görülen izlerle anlaşmaktadır.
Her dilde olduğu gibi, Türkçede de tarihsel dönemlerde yabancı sözcükler ve ekler alınmıştır. Yabancı dillerin Türkçeye ağır baskı yaptığı dönemlerde yabancı sözcükler kök ve ekleriyle, hatta dilbilgisi kurallarıyla birlikte alındığı gibi, Türkçe sözcükler de yabancı kurallara göre kurulan tamlamalarda kullanılmış [4] özellikle Türkçe köklere yabancı ekler getirilmiştir. Arapça "millî, medenî, insanî sözcükleri gibi, Türkçe "altın", "gümüş" sözcüklerine "-î" eki getirilerek "altun-î, gümüş-î" sözcükleri yaratılmıştır. Arapça "teşkilât, varidat, faaliyet, zaten" gibi sözcükler örnek tutularak Türkçe köklerden yabancı eklerle "geliş-at, gidiş-at, var-iyet, ayrı-yeten" gibi sözcükler de kurulmuştur. Türkçe sözcük köklerine Farsçanın ekleri de getirilmiştir: "emek-tar, sürme-dan-lık, iğne-den-lik, su-dan-lık" gibi [5]. "otlakiye vergisi" biçimindeki örnekler dilimizde hâlâ kullanılmaktadır.
Görülüyor ki sözcükler gibi ekler de diller arasında alınıp verilmekte, anlam ve görevi her dilde az çok aynı kalmaktadır. Bu bakımdan tarihsel dönemlerde olduğu gibi, tarihten önceki dönemlerde de, eklerin sözcükler gibi dilden dile geçtiği bilimsel görüşlere aykırı düşmediği gibi, bu durum, dillerin karanlık dönemlerini aydınlatmada öncü de olmaktadır.
Bilim verilerine göre Türkçe ile Latince arasında bir araştırma, karşılaştırma yapılacak olursa, kökende bu iki dilin kimi sözcük ve ekler bakımından aynı kaynaktan yararlandıkları görülür. Şimdilik bilinmeyen bir çağda, Türkçe ile Latince aynı kaynağa yakın dolaylarda kullanılmış, sonra da bu kaynaktan ve birbirinden uzaklaşmışlardır. Bu tür yakınlıkları Türk gramercisi A.C. Emre daha önce [6] Türkçe ile Hint-Avrupa sözcükleri arasında açıklamaya çalışmışsa da, burada işlenen ekler üzerine durmamış ve yaptığı karşılaştırmaları da eski Türkçeye, yani Orhun ve Uygur Türkçesine dayandırmamıştır.
Dillerin, yüzyıllar boyunca kolay kolay kök ya da ek yaratamadıkları bilindiğine göre, pek çok dilin kök ve ek bakımından ortak bir kaynaktan ya da birbirlerinden yararlandıkları daima söz konusudur.
Türkçenin ekleriyle Hint-Avrupa dillerinin ekleri arasında, özellikle Latincenin bazı kök ve ekleri bakımından, çok yakın bir benzerlik bulunduğu kolay kolay inkâr edilemez [7].
Türkçedeki soru adılı "ne" [8], Latincede de aynı görev ve aynı biçimde geçmektedir. Türkçede olduğu gibi "ni" biçimi de vardır ve "negü" gibi türevlerine de rastlanır. "ni-tek, ni-tek-im" gibi sözcüklerde olduğu biçimde, aynı "ne" sözcüğü Latincede de "gibi" ya da "olumsuzluk" kavramı sağlamak için kullanılır (bkz. A. Meillet ve A. Ernout, Dictionnaire Etymologique de la Langue Latin, Paris 1932, s. 627).
"ne" sözcüğü Latincede eylemlerin sonuna gelmekte ve ek gibi kullanılmaktadır : "venisti-ne = geldin mi?", "vidisti-ne = gördün mü?", "vidit-ne = gördü mü?" gibi.
"ne" sözcüğü Latincede de Türkçede olduğu gibi soru kavramından başka "olumsuzluk" kavramı da verir: "ne veniat = gelmesin" gibi.
Türkçede olduğu gibi Latincede de "ne" sözcüğünün ikilenmesiyle de "olumsuzluk" kavramı sağlanır: "neque venit neque me vidit = ne geldi ne beni gördü = gelmedi, beni görmedi" gibi.
Bu tür yakınlıklar "rastlantı" diye yorumlanamaz, çünkü bu yakınlıklar bir tek sözcük ya da ekte görülmemekte, bir dizide, bir sıralanışta olayların gelişmesinde görülmektedir.
Türkçenin en eski kaynaklarında geçen kişi ve soru adıllarıyla Latincenin kişi ve soru adılları, karşılaştırılacak olursa şu yakınlıklar ortaya çıkar:
Kişi Adılları
Birinci Kişi Tekil Birinci Kişi Çoğul
İkinci Kişi Tekil İkinci Kişi Çoğul
Üçüncü Kişi Tekil Üçüncü Kişi Çoğul
Türkçe : Latince :
men (ben) me
sen [9] te
ol ille, illa, illud
miz (biz) nos
siz vos
ol-lar ille, illa vb.
Görülüyor ki her iki dilin birinci kişi tekil adılı "m" dudak ünsüzüyle, ikinci kişi tekil adılı ise "s-" ya da "t-" gibi bir diş ünsüzüyle, üçüncü kişi tekil adılı da ünlü ile başlamakta ve "l" ünsüzü ile kurulmaktadır. Kişi adıllarının çoğul biçimleri, daha sonraki dönemlerde gelişmiş görünmektedir. Ayrıca her iki dilin adıllarıyla çoğul ya da ikizleme (dualis) bildiren "-s, -z" sesleri bulunmaktadır.
Kişi adıllarından başka, "ne" adılı gibi, öteki soru adıllarının da biçim, anlam ve kullanış bakımından her iki dilde yakınlık göstermesi ayrıca dikkate değer.
Orhun ve Uygur lehçelerinde kullanılan soru adılları bir "ka = qua" köküne dayanır. Uygur kaynaklarında ise şu soru adıllarına rastlıyoruz : "kaç = ne kadar, kaç ; kaç kata = çok kez, çok defa, ekseriyetle ; kaçan = ne vakit, ne zaman ; kaçang = kaç defa, o kadar, kaç kez ; kayu = hangi, hangisi" gibi.
Kaşgarlı'nın Divan'ında ise "kanu, kanda" örneklerinden başka "kayu = hangi [10]", "kayda = nerede", "kança = nereye", "kaçan = ne zaman", "kaç = soru soran bir edat" ; "kim = soru edatıdır. Oğuzlar boy kim derler ki, hangi kabile demektir" gibi örneklerin bulunuşu ayrıca dikkate değer (bkz. Kaşgarlı Mahmut, Divanü Lûgat-it-Türk, Besim Atalay tercümesi, cilt I, s. 338, sat : 24).
Latincede "ka-" köküne değil de "ku = qu" köküne dayanan soru adılları vardır ve Türkçedekine benzer türevlerinin başlıcaları da şunlardır :
Latince : Türkçe :
quis? kim? kişi
quid? kangı (ne?)
qualis? (nasıl?)
quando? kaçan? (ne zaman?), kanda (nerede?)
quot? kaç? (ne kadar?)
Görülüyor ki, her iki dildeki kişi ve soru adılları arasında ses, biçim, kullanılış ve anlam bakımlarından önemle dikkate alınacak çok yakın benzerlikler, kök birlikleri bulunmaktadır. Her iki dil arasındaki bu tür kök birliği, tarihin belli bir döneminde ortak kaynaktan yararlanışı açıkça göstermektedir.
Kişi ve soru adıllarından başka Türkçe ve Latince kimi sözcükler arasında da yakınlıklar vardır. Her iki dilde ortak biçimde ve ortak anlamda kullanılan sözcüklerden bazıları şunlardır : Türkçe : ata, Latince : atta ; Türkçe : ir/er = Latince : vir [11] ; Latince : amare = sevmek. Türkçe : amrak = sevgili, âşık ; Latince : domus = ev, çatı ; Türkçe : dam ; Türkçe : kedi, Latince : cattus ; Türkçe : tepe, Hint-Avrupa dillerinde : top ; Türkçe : bal, Latince : mel vb.
Her iki dildeki adıllar ve sözcükler arasındaki yakınlıklardan başka daha önemli ölçüde ekler arasında da ses, biçim ve görev bakımlarından tam bir ortaklık olduğu görülmektedir. Bu tür eklerin başında "-al" eki gelmektedir.
Eklerin bir dilden bir dile sözcükler kadar kolay geçmediği bilinir. Bununla birlikte sözcük kökleri gibi ek yaratmanın da güçlüğü dikkate alınacak olursa, bir dilden bir dile ekin de bazı anlam zorunluklarıyla, gereksinmelerle geçtiği görülmektedir.
"-al" eki Türk lehçelerinde, Latin dillerinde olduğu gibi aynı biçim, anlam ve aynı görevde kullanılmıştır. "-al" eki, en eski kaynaklardan biri olan Uygurcada "sakal" sözcüğünde görülmektedir. Kaşgarlı'nın Divan'ında da aynı sözcük aynı anlamda geçmektedir. Sözcüğün kökü "sak" biçiminde olmalıdır. Orhun Yazıtları'nda da "sak-ın-mak", "düşünmek" anlamında kullanılmıştır. Aynı sözcük Uygurcada da aynı anlamdadır: "düşünmek, plan kurmak, düşünüp taşınmak, endişelenmek" vb. Aynı kökten kurulmuş olan "sak-ış = düşünce, endişe, kaygı, hesap", "sak-ın-gu" = düşünce, tefekkür, düşünme", "sak-ın-ç" = fikir, düşünce, niyet, tasavvur, istiğrak", "sak-ınç-lı" = düşünceli, fikir sahibi, endişeli", "sak-ınç-sız = düşüncesiz, endişesiz, tasasız" gibi sözcüklerde Uygurcada geçmektedir. Ayrıca "sak-ı-mak" sözcüğü de "ciddî olmak, bir şeye itina göstermek" anlamlarında Uygurcada kullanılmıştır. Buna göre Orhun Yazıtları'nda ve Uygurcada çeşitli sözcüklerin yapısında kök olarak kullanıldığı görülen ve "düşünce, akıl, fikir" kavramları veren bir "sak" kökünün varlığı belirmektedir. Daha sonraki metinlerde "sakla-mak" biçiminde geçen bu kök, aynı kavramın doğrultusunda kullanılmaktadır. "Saklamak" kavramı, "korumak, düşünerek tedbir almak" anlamlarını kapsar. Nitekim Uygurcada "sak-uş-mak", "birisini himayeye almak, korumak, birini koltuğu altına almak, muhafaza etmek" anlamlarında, tıpkı "saklamak" gibi kullanılmış, ayrıca işteş çatıyla kurulmuştur.
"Sak-ın-mak" sözcüğü de "düşünüp çekinmek" demektir. Buna göre "sak" kökünün, soyut ad olarak "akıl, düşünce, hafıza" anlamlarını vermekte olduğu, somut ad olarak "kafa, baş" anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu bakımdan "sak-al" sözcüğü, "kafaya mensup, başa ait" kavramlarından doğmakta, "sak-ak = çene" sözcüğü ile bağlanmaktadır. Kaşgarlı'nın Divan'ında "çene" anlamında kullanılan "sakak" sözcüğünün varlığı, "sakal" sözcüğünün, "baş, kafa, çene" ile ilgisini açıkça belirtmektedir.
Kaşgarlı'nın Divan'ında başlı başın a "sak" sözcüğü, "işte uyanık ve zeyrek olan" anlamında geçer. Divan'da "sak er = uyanık, zeyrek kişi", "sak-lık = uyanıklık" demektir. "Sak" kökü yine "akıl, düşünce" kavramlarından kayarak "dikkat" anlamında da eski çağlarda askerlikte kullanılmıştır; "sak sak" biçimindeki bu ikileme, "nöbetçinin, bekçinin kaleyi ve atı koruyabilmek için uyanık olmasını emreden söz" olarak geçmektedir. Osmanlıcada ve Anadolu ağızlarında, "sak", "müteyakkız, uyanık, çabuk duyan, tetik olan, ihtiyatlı, uslu, sakin" anlamlarında kullanılır ; "sak dur!" veya "sak samit dur!", "uslu, akıllı dur" demektir. Yine Osmanlıcada "çenenin altından sarkan et, gerdan, gabgab" anlamında kullanılan "sakak" sözcüğü de aynı sözcüktür. Atların boyunlarında, çene altında olan bir hastalığın Türkçe adı da aynı kökten gelen "sakağı"dır.
Bu açıklamalara göre, sakal sözcüğü Türkçedir ve sözcükteki "-al" eki Uygurcadan beri hatta daha önceleri Türkçede kullanılmıştır. Aynı ek "topal" sözcüğünde de görülmektedir.
Orhun Yazıtları'nda "top-mak = bağlamak", "top-la-mak = derlemek, toplamak" sözcükleri bulunmakla birlikte "top" kökü ad olarak geçmemektedir. Ancak Uygurcada "top", "bütün, hep, topyekûn", "top-lu = bir arada, toplu" sözcüklerinde "top" kökünü görmekteyiz. Kaşgarlı'nın Divan'ında "top, top-ık" sözcükleri "çevgenle vurulan top, topaç" anlamında geçmektedir.
Bu duruma göre "top" sözcüğü bugünkü anlamda daha XI. yüzyılda kullanılmaktaydı. Osmanlıcada da "top" kökü, "bütün, büsbütün" anlamlarını vermektedir. Ayrıca "top-aç", top-ak" sözcükleri Osmanlıcada "yuvarlak, toparlak, top gibi" anlamlarında kullanılmıştır. Bugünkü "top-uk, top-ak, top-aç, top-an, top-ar-lak, top-lu, top-uz, top-tan" sözcükleri de aynı kökten gelmektedir. "Aksak" anlamını veren "top-al" sözcüğü görülüyor ki "top" köküyle ilgilidir. Aynı kavramı veren "ak-sa-k / ağ-sa-k" sözcükleri de "aksayan, bir tarafa kayan, yuvarlanan" kavramlarını belirtmektedir.
Genellikle eski kaynaklarda geçmeyen fakat çok yaygın olarak kullanılan "top-al" sözcüğü, "aksayan, kayan, yuvarlanarak yürüyen" kavramlarını vermektedir ki "top" köküyle "-al" ekinden kurulmuş olduğu belirmektedir. Nitekim "güzel" sözcüğü de, "göz-el" biçiminde kurulduğu halde ve çok yaygın olmakla birlikte eski kaynaklarda geçmemektedir
"Çatal" sözcüğü de "çat" adıyle "-al" ekinden kurulmuştur. "Çat" adı daha çok ikili bir kök olarak "çat-mak" eylemiyle tanınmıştır. Halbuki "çatmak" eyleminin kökü olan "çat" sözcüğünü ad olarak da kolaylıkla bulabiliriz.
Orhun Yazıtları'nda "kuyu" anlamında "çat" biçiminde bir sözcüğe rastlıyoruz. Aynı sözcük Kaşgarlı'nın Divan'ında da geçmektedir. Eski kuyuların yapılışı, biçimleri ve bu kuyulardan su çekmek için kullanılan çatal odunlar dikkate alınırsa "çatmak" eylemindeki "çat" kökünün "kuyu" anlamıyle birliği düşünülebilir. Böyle bir ad kökü ile anlam birliği sağlanmasa da, "çat" biçiminde hem eylem kökü olan hem de ad olarak kullanılan bir sözcük Türkçede kullanılmaktadır. "Çat" adı, "iki veya daha çok yolun, derenin ya da dağın birleştiği yer anlamında Anadolu'da yaygındır : "yolun çatı = yol-un çat-ı = yolun birleştiği yer" vb. (bkz. Ömer Asım Aksoy, Gaziantep Ağzı, cilt III ; ve bkz. Söz Derleme Dergisi).
Böylece "çat-al" sözcüğünün "çat" adına getirilen "-al" ekiyle kurulduğu anlaşılmaktadır. Aynı kök, eylem kökü olarak da "çatık, çatak" gibi sözcükleri meydana getirmiştir.
"Çatal" sözcüğündeki "-al" ekinin yalnız alet adı kurmak için kullanıldığı asla ileri sürülemez. Çünkü "çatal perde" gibi tamlamalarda "çatal" sıfattır. "Çatal kazık yere batmaz" atasözünde de "çatal" sıfat gibi kullanılmıştır. Yemekte ya da tarlada kullanılan "çatal" adı sonradan meydana çıkan bir kullanılıştır. Görülüyor ki "sakal, topal, çatal" sözcüklerindeki "-al" eki, ad köklerine getirilen ve sıfat ya da ad soylu sözcük kuran bir ektir.
Bu eki bir de Anadolu ağızlarında kullanılan "ıg-al > ığ-al" sözcüğünde görüyoruz. Bu sözcük "toprağın yaşlığı" anlamını verir. Sözcüğün "ıg = su" köküyle kurulduğu anlaşılmaktadır ("ıg = su" sözcüğü için bkz. Vecihe Hatipoğlu, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı 1972, s.267-273).
Aynı "-al" ekini Latincede de aynı görevde bulmaktayız. Latincede "anim = can, ruh" köküne, "-al" eki getirilerek "anim-al = canlı, ruhlu" sözcüğü yaratılmış, sonra da sözcük "hayvan" anlamına bağlanmıştır. Görülüyor ki Latincede de "-al" eki, ad soylu sözcüklere getirilmekte ve kök-anlama bağlı sıfat biçiminden ad meydana gelmektedir. Türkçede olduğu gibi Latincede de bu ek çok az kullanılmıştır. "-al" eki Latincede ancak bir iki sözcükte geçmektedir. Halbuki Latinceyle iligili Batı dillerinde, özellikle Fransızcada, "-al" eki sonradan çok işlek duruma geçmiştir.
Türkçede de "-al" eki başlangıçta iki üç sözcükte kullanılmıştır. Bu ekin ünlü uyumlarına göre değişen "-el" biçimi Türkçede daha yaygındır.
Yalnız bu tür örneklerin elimizdeki eski kaynaklarda bulunmayışı dikkati çeker. Doğu Türkçesinde, "kör-mek = görmek" eyleminden kurulan "körklüğ = güzel" sözcüğü, Batı Türkçesinde "göz" kökünden "-el" ekiyle kurularak "göz-el > güzel" biçiminde kullanılmaktadır. Bu sözcükte de ad köküne gelen "-el" eki sıfat meydana getirmektedir. Anadolu ağızlarında kullanılan "gök-el > göğ-el = yeşil, mavi ; göğel ördek", "çiğ-el = çiğ, ham ; çiğel armut", "tük-el = tam, bütün", "çep-el = çöplü ; çepelli arpa" sözcükleri de "-el" ekiyle kurulmuştur.[12] Aynı "-al / -el" eki "-ıl / -il" biçiminde de kullanılmaktadır. Çünkü "-ıl / -il, -ül" ekleri de, "-al / -el" ekleri gibi ad soylu sözcüklere getirilmektedir ve ad soylu sözcükler sıfatlar kurmaktadır. Orhun Yazıtları'ndaki "yaşıl" sözcüğü "yaş" köküyle "-ıl" ekinden kurulmuştur. Aynı sözcük "yaşıl, yeşil" biçimiyle hemen hemen her kaynakta bulunmaktadır. Yine Orhun Yazıtları'nda ve Kaşgarlı'nın Divan'ında kullanılan "köng-ül = gönül" sözcüğü de "köng", "gön, göğüs, deri" anlamında kullanılan köke "-ül" ekinin getirilmesiyle kurulmuştur. Kaşgarlı'nın Divan'ında görülen "baş-ıl = başında beyazı bulunan" sözcüğü de "baş" köküyle "-ıl" ekinden meydana gelmiştir. Orhun Yazıtları'ndan beri kullanılan "kız-ıl = kırmızı" sözcüğü de "-ıl" ekiyle kurulmuş ad soylu sözcüklerden biridir. Kütahyalı gramerci Abdurrahman Efendi de "endişeli, tetik" anlamlarında kullanılan "kuşku-l" sözcüğü ile, "onun uykusu kuşkuldur" gibi tümceleri örnek vermiştir.
Görülüyor ki geniş ünlüyle ad köklerine bağlanan "-a" eki bazen de dar ünlüyle "ıl" biçiminde ad köklerine bağlanabilmekte ve sıfat yahut ad soylu sözcük kurmaktadır. Anadolu ağızlarında "ard-ıl = muahhar, müeccel, redif" (bkz. Tarama Dergisi) anlamlarında geçen bir sözcük de "-ıl" ekiyle kurulmuştur. "An-ıl" ise "hafıza, maksat, gaye, usul" anlamında geçer. "Anılı bilinmeyen iş yapılmaz" atasözü Tokat ve Manisa dolaylarında yaygın olarak kullanılmaktadır (bkz. DS).
Yansıma olarak kurulan bazı ikilemelerde de "-ıl" ekine rastlamaktayız : "par-ıl par-ıl, pır-ıl pır-ıl, çağ-ıl çağ-ıl, gür-ül gür-ül" gibi. "Par-la-mak, çağ-la-mak, gür-le-mek" gibi eylemler dikkate alınırsa, bu tür yansıma kökleri, ad kökü gibi işlem gördüğünden "-ıl" ekini alabilmiştir.[13]
Latincedeki ad yapan "-um, bell-um = savaş" eki gibi Türkçede de eylem kök veya gövdelerine gelerek somut adlar yapan bir "-um" eki vardır : "doğ-um, sok-um, oy-um" gibi. Türkçede bu ek, ünlü kurallarının etkisiyle türlü biçimlere girer : "al-ım, sat-ım, kal-ım, öl-üm, sür-üm, ver-im, dür-üm, giy-im, dil-im" gibi. "-ım" eki, Latincede olduğu gibi Türkçede de eylem soylu köklerden soyut adlar meydana getirmektedir. Orhun Yazıtları'nda "-ım" ekiyle kurulmuş "öl-üm, bat-ım" gibi birkaç örnek kullanılmıştır. Uygurcada örneklerin çoğaldığını görüyoruz : "kör-üm = rüya, düş, görünüş ; "iç-im = sıvı halindeki yemek ; yar-ım = yarım ; al-ım = borç, borç alınan her şey ; tur-um = durum" gibi.
"-ış" ekiyle kurulan sözcükler de Orhun Yazıtları'nda "ağış = yükseliş, yokuş" gibi bir iki sözcükte geçmekte, Uygurcada "alış = alış veriş, ticaret", "biliş = bilme, biliş", "iliş = yapışma, takma, ilişme" gibi sözcüklerle bu tür örnekler çoğalmaktadır.[14]
Bütün bu araştırma ve incelemelerin ışığında görülüyor ki Türkçedeki "-la / -le" gibi bazı ekler, "ile" gibi sözcüklerden çıkmakta, "-sal / -sel" gibi bazıları birleşik görünümü vermekte, "-al / -el" ad eki gibi bazıları ise Türkçede ve Batı kaynaklı sözcüklerde aynı biçimde, aynı anlam ve aynı görevde kullanılmış bulunmaktadır.
Türkçedeki eklerin önemli bir özelliği de "-ım", "-ış" ad ekleri gibi eski kaynaklarda az kullanılan bazı eklerin, sonraki Türk dillerinin çoğunda işlek duruma geçmiş olmalarıdır.
Dipnotlar :
[1] bkz. İmlâ Kılavuzu, Ankara 1962, s. XVI, sat. 16.
[2] "kardaş > kardeş" sözcüğünün genellikle "karındaş" sözcüğünden çıktığı sanılır. Et-tühfet-üz Zekiye'de üstelik böyle bir açıklama da vardır (bkz. aynı eser, s. 185).
"karın" sözcüğü "alın, burun" sözcükleri gibi türemiş bir sözcüktür. Ancak "kar" sözcüğü, öteki "kar, yağan kar" sözcüğü dolayısıyle, "karın" anlamında kolaylıkla kullanılamadığı için, "karındaş" sözcüğü kurulmuşsa da yaygın olanı "kardaş"tır. "kar" kökü anlam ve biçim bakımından "kur" köküne çok yakındır ve belki de "kur" kökünden çıkmıştır. Çünkü "k" ve benzeri ünsüzler, yanlarındaki dar ünlüleri genişletirler.
"kursak < kur-ug-sak", "kuşak < kur-şak" sözcükleri de "kur" köküyle ilgili görülmektedir. Özellikle Kitab-al idrak li-Lisanâl Etrak'te "Bu kurdaşdur = bu yaşıttır, akrandır" örneğinin bulunuşu, "kur" köküne "-daş" ekinin gelmesi ve sözcüğün anlamı özellikle dikkate değer (bkz. aynı eser, s. 82). Buna göre "kar" sözcüğü "kur" sözcüğü ile ilgilidir.
[3] "gökçül" sözcüğündeki "çül" eki daha çok "si" ekinin yerini tutmaktadır. "gökçül = gök-sü, beyaz benekli mavi, maviye çalar, mavimsi, mavi gibi" (bkz. Şemsettin Sami, Kamus-ı Türkî, İstanbul 1317). "kırçıl" sözcüğü ise "gökçül"de olduğu gibi "kır-sı", "kır-ımsı", "kır renkli gibi" kavramlar vermektedir. "kır-çıl" sözcüğündeki "-çıl" ekinin, ünsüz uyumuna göre "-cıl" olmaması dikkate değer. Belki de bu olay, ekin "-sı-l"dan geldiğine işarettir.
[4] Tapu kayıtlarında "tarla-yı cedid, tarla-yı atik" gibi tamlamalar görülür.
[5] "iğne-den-lik" sözünde ek, ünlü uyumuna bağlanmıştır. "su-dan-lık", berberlerde saç ıslatmak için kullanılan su şişeleri.
[6] bkz. Ahmet Cevat Emre, "Türkçenin Hint-Avrupa Dilleriyle Mukayesesi", Türk Dili (Belleten) sayı 11, İstanbul 1935.
[7] Aynı düşünceyi ünlü tarihçiler de ileri sürmektedir: "İlk Türklerle ilk İndo-Germenlerin sosyolojileri o kadar çok uygunluklar arzeder ki, her ikisinin genetik bağlılıklarından herhalde şüphe edilemez." (bkz. W. Koppers, "Tarihî Etnoloji, İndo-Germanistik İlmi ve Türkoloji", Belleten, cilt 4, s. 472, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1941)
[8] Orhun Yazıtları'nda ve Uygurcada "ne" ve türevlerine bol bol rastlanır: "ne = nasıl, hangi, ne", "neçük = nasıl", "negülde = nasıl, ne biçim", "neke = neye, neden", "nelük = neden", "nençe = kaç, ne kadar", "ne teg = nasıl, ne gibi" (bkz. Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, İstanbul 1941).
[9] "men, sen" gibi adıllarda sondaki "-n" ünsüzünün sonradan ortaya çıktığı, "men, ben, sen" sözcükleriyle ilgili olması gereken "miz, biz, siz" sözcüklerinde de bulunmamasından anlaşılmaktadır.
[10] Kırgızcada "kaysı = hangi", "kaysıl = ne zaman, ne vakit", "kanday = hangi, nasıl" (bkz. Kırgız Sözlüğü, K. K. Yudahin, çeviren Abdullah Taymas, cilt II, s. 425).
[11] Her iki dilde de "fazilet" kavramı veren sözcükler aynı "erkek" kavramından üretilmiştir. Latince: "virtus = fazilet", Türkçe: "erdem = fazilet" gibi.
[12] Anadolu ağızlarında "-al / -el" ekinin görevine benzer durumlaarda "-gel, -gil, -gul" eklerinin de kullanıldığı görülmektedir: "geç-gel veya geç-gil = sözü geçen, sözü etkili", "gör-gel = gören", "gör-gül = sayın", "seç-gel = göze çarpan, seçilen" (bkz. Ömer Asım Aksoy, Gaziantep Ağzı, cilt III). "-gel, -gül" eklerinin "gör-mek" gibi bir eylem köküne geldiği dikkat çekmektedir.
[13] "çak-ıl" sözcüğünün de bu tür bir yansıma sözü olduğu düşünülebilir.
[14] "-ış" eki de Latincenin "-us" ekine benzer. Özellikle bir Hint-Avrupa dili olan Farsçada aynı eki, aynı ses, aynı biçimde, aynı görevde bulmaktayız: "reviş" gibi. Bu tür eklerin arasına "-ik" ve "-çe" ekleri de girebilir.
Prof. Dr. Vecihe HATİBOĞLU
Türk Dili, c.29, s. 268, Ocak 1974
Çarşamba, Aralık 20, 2006
Cuma, Eylül 16, 2005
Türkçe
bizim dilsel gerçekliğimiz yeryüzünde anlamını aramaktadır.
gelişen ve değişen koşullar türkçeyi yeni açılımlara götürmektedir.
anlambilim yaşamın önemli bilim dallarından biridir. bizim öğrencilerimiz bu gerçeklikle her sınav döneminde karşılaşmaktadır.
aşağıdaki çalışma meb in öğretmen portalından alınmıştır. göstergebilim açısından değerlendirilmesi ve üzerinde çalışılması iyi olur.
SINIF : 9
ÜNİTE: II
KONU: Şiir Dili
SÜRE :3 ders saati
YÖNTEM VE TEKNİKLER:
Tartışma, soru cevap, problem çözme, anlatım, özetleme, beyin fırtınası
AMAÇ: Şiir dilini inceleme
KAZANIMLAR
¨ Şiir dilinin doğal dilden farklılığını sezer, şiirde doğal dilin imkânlarından nasıl yararlandığını fark eder.
¨ Şiir dilinin imgeye dayandığını sezer, şiirde imgenin doğuş nedenlerini tartışır.
¨ Şiirde imgenin kullanılma nedenlerini açıklar,imgelerle söz sanatları arasındaki ilişkiyi belirler.
¨ Söz sanatlarının imgelerin oluşumundaki işlevini belirler.
¨ Şiirde imgenin soyut düşünme ve hissetmeyle ilişkisini açıklar.
¨ Şiirde kelime ve kelime gruplarının kendi anlamları dışında kullanılma nedenini tartışır.
¨ Şiir dilinde çağrışımın önemini açıklar.
¨ Çeşitli dönemlere ait şiirleri şiir dili bakımından karşılaştırır.
HAZIRLIK
Öğretmen sınıfın üçten az olmamak üzere gruplara ayrılmasını sağlar. Her grubun başkanı, sözcüsü belirlenir.
Öğrencilerin bilimsel dil, hukuk dili, tıp dili söz gruplarından ne anladıkları sorulur. Alınan cevaplar tartışılır. Bilimsel dil, felsefî dil, hukuk dilinin gündelik hayatta ihtiyaçları karşılarken kullanılan dilden neden farklı oldukları sorulur. Öğrenci gruplarının düşünceleri alınır. Doğal dilden yararlanarak ortaya konan bilimsel dil, felsefî dil, hukuk dilinin yanında bir de şiir ve edebiyat dilinden söz edilip edilemeyeceği sorusuna da öğrenciler cevap arar.
Ana renklerin dışındaki renklerin nasıl adlandırıldığı sorulur. İhtiyaca göre ana renkleri ifade eden kelimelerin önüne ve sonuna gelen kelimelerle yeni renk adları yapıldığı hatırlatılır.
İNCELEME: METİN İŞLENİŞİ
Doğal dile özgü kelime, söyleyiş, cümle kuruluşunun ihtiyaca göre bilim, felsefe, şiir alanlarında kullanılmasıyla bilim, felsefe, şiir dilinin ortaya çıkıp çıkamayacağı sorulur. Alınan cevaplar ve yeni sorularla şiir dilinin varlığı hissettirilir. Şiir dilinin doğal dilden kelime, söyleyiş, cümle seviyelerinde nasıl farklılaştığı sorulur.
Öğrencilerden cevap almadan Yunus Emre’den alınan şu dört mısra okunur.
Acep şu yerde varm’ola
Şöyle garip bencileyin
Bağrı taşlı gözü yaşlı
Şöyle garip bencileyin
Öğretmen bu dört mısrayı bir daha okur. Bu dört mısranın nesre çevrilmesini ister. Öğretmen bu dört mısranın “Acaba burada benim gibi acı çeken garip bir kişi var mı” cümlesiyle nesir olarak ifade edileceğini söyler. Sonra da bu cümle ile sözü edilen dört mısra arasındaki kelime söyleyiş, ses, cümle kuruluşu bakımlarından farklılıkları tartışılır. Bu dört mısranın “acep” sözüyle başlamasının nedenini, “varm’ola”nın niçin “ı”sız yazıldığını sorar. “Şöyle garip”, “bağrı taşlı”, “gözü yaşlı” söz gruplarının metinde kazandıkları ifade gücünü bulmalarını ister. “Bağrı taşlı” insan görüp görmediklerini sorar. Türkçede bağrıma taş bastım; acımı kimseye söylemedim cümlesinin anlamı üzerinde durur. “Gözü yaşlı” söz grubu “bağrı taşlı” kelimeleriyle birlikte neden acı çeken anlamına geldiğini tartışılır. “Acı çeken” yerine “Bağrı taşlı, gözü yaşlı” mısrasının kullanılmasının anlam bakımından daha zengin ve duygulu olup olmadığı üzerinde durulur.
“Şöyle garip bencileyin” mısrasının iki defa söylenmesinin ifadeye ne kazandırdığı açıklanır.
Soru cümleleriyle şaşkınlık, hayret ifade edilip edilmediği araştırılır. “İçinizde böyle bir insan var mı?” cümlesi yerine göre “elbette yok” anlamını karşılayabilir. Bu sözün söylenişiyle ifade edilir. Konuşma diline özgü söyleyişle şiir cümleleri arasındaki ilişki üzerinde durulur. Karşılıklı konuşma esnasında sesin önemi ile şiirdeki söyleyiş biçimi karşılaştırılır.
Bu noktada aşağıdaki şiirin ilk mısrasını okumak yerinde olur.
GAZEL’DEN
Bir söz didi cânân ki kerâmet var içinde
Dün giceye dâir bir işâret var içinde
Meyhâne mukassı görünür taşradan amma
Bir başka ferah başka letâfet var içinde
Nedim
Okunacak mısra:“Bir söz didi canân ki kerâmet var içinde”
“Bir söz dedi Mehmet güzellik var içinde” söz gruplarını dikkate alarak okunması istenir. Böyle örnekleri çoğaltmanın mümkün olduğu söylenir. Şiir dilinin oluşmasında duygu ve heyecandan gücünü alan bir söyleyiş tarzının önemi vurgulanır.
Aynı dikkatle aşağıdaki şiir parçası okunur. Kelimelerin metin içinde kazandıkları anlam değerleri ve söyleyiş biçimleri belirlenir.
KOŞMA’DAN
Yüce dağlar ne kararıp pusarsın
Aştı derler nazlı yâri başından
Oturmuş derdime dert mi katarsın
Âlem sele gitti gözüm yaşından
......
Od düşe de döne döne yanasın
Yüce dağlar sen de bana dönesin
Ayrılasın yâreninden eşinden
Fenasın da Karac’oğlan fenasın
Karacaoğlan
1. Şiirde “yüce dağlar” söz grupları niçin kullanılmıştır?
2. “Dağın kararıp pusması” ifadesi size ne düşündürmektedir?
3. “Oturmuş derdime dert mi katarsın” mısrasında dağ, oturan bir insan yerine konmamış mıdır?
Yukarıdaki soruların cevaplanmasıyla söz sanatlarıyla imge arasındaki ilişkiye geçilir.
İLÂHÎ
Acep şu yerde varm’ola
Şöyle garip bencileyin
Bağrı taşlı gözü yaşlı
Şöyle garip bencileyin
Söyler dilim ağlar gözüm
Gariplere göynür özüm
Meğer ki gökte yıldızım
Ola garip bencileyin
Yunus EMRE
...
Rüzgar kanatlı atlılar gibi geçti hayat!
Akarsuyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi,
renkler silindi.
Siyah örtüler indi,
mavi gözlerine,
Sarktı salkımsöğütler
sarı saçlarının
üzerine!
Ağlama salkımsöğüt
ağlama!
Kara suyun aynasında el bağlama!
El bağlama!
Ağlama!
Nazım Hikmet
BİR BAŞKA TEPEDEN
Sana dün bir tepeden baktım Aziz İstanbul
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
Yahya Kemal Beyatlı
KOŞMA’DAN
Yüce dağlar ne kararıp pusarsın
Aştı derler nazlı yâri başından
Oturmuş derdime dert mi katarsın
Âlem sele gitti gözüm yaşından
......
Od düşe de döne döne yanasın
Yüce dağlar sen de bana dönesin
Ayrılasın yâreninden eşinden
Fenasın da Karac’oğlan fenasın
AYRILIK VAKTİ
Akşamı getiren sesleri dinle,
Dinle de gönlümü alıver gitsin.
Saçlarımdan tutup kor gözlerinle
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin..
...
Güneşle köye in, beni bırak da,
Küçüle küçüle kaybol ırakta
Bu yolu dönerken arkana bak da
Köşede bir lahza kalıver gitsin
Necip Fazıl Kısakürek
Yukarıdaki metin parçalarında ilk anlam dışında kullanılan söz ve söz grupları buldurulur.
Sözün ilk ve temel anlamı dışında neden kullanıldığı ve bu kullanımlar aracılığıyla gerçekleştirilen anlatımların hepsine birden ne ad verildiği sorulur.
Bir insanın bir işi kolay yürütme yollarını bulmada ve çıkarını sağlamada becerikli olduğunu belirtmek için “gözü açık”; çok para harcadığını söylemek amacıyla “eli açık” söz gruplarının kullanıldığı hatırlatılır.
Burada öğrencilere bir sözün ilk ve temel anlamı dışında kullanılmasının sebepleri sorulur. Alınan cevaplar yazılır.
Her kavramı, her görünüşü, her hayali, her düşünceyi ifade etmek için yeni bir kelime kullanılmasaydı insanlar arasında anlaşma gerçekleşebilir miydi sorusuna cevap aranır.
Dil göstergelerinin (kelimelerin) sayılı; insanların hayal, düşünce, dikkat ve arzularının sayısız olduğu hatırlatılır.
İnsanların hissettiklerini, düşündüklerini, gördüklerini, hayal ettiklerini ifade için bilinen kelime, kelime grubu ve söyleyiş kalıplarına yeni anlam değerleri yükledikleri belirtilir. Bunun da söz sanatlarının sebebi olduğu sezdirilir.
İnsanların robot ve makine olmadığı, düşündüklerini, gördüklerini, hayal ettiklerini, kurguladıklarını yerine ve zamanına göre daha güzel, daha etkili biçimde ifade etmek istedikleri hatırlatılır. Öğrencileri karşılıklı konuşturarak bütün bunların mecazlı anlatımın sebepleri olduğu sonucuna ulaşmaları sağlanır.
Mecazlı anlatımın da temelinin benzerlik veya birliktelik ilişkisine dayandığı söylenir. Bir sözün bir başka söz yerine kullanılması için iki sözün anlam birimcik düzeyinde bir benzerlik ilişkisinin olması ya da iki sözün dilin doğal akışı içinde birlikte kullanılması gerektiği hatırlatılır.
Benzerlik ilişkisine örnek vermek üzere “aslan gibi asker”, “tilki gibi adam” söz grupları ele alınarak aslanın ve tilkinin anlam birimcikleri sayılır.
Aslan Tilki
Hayvan tavukları yer
Vahşi kuyruklu
Ormanda yaşar tüylü
Kedi cinsinden korkak
Çok güçlü ormanda yaşar
Kurnaz
Mecazlı anlatım, benzerlik ilişkisi üzerine kurulmuşsa varlıkların karşılaştırılmasında sözün anlam birimciklerinden birinden hareket edildiği hatırlatılır.
Yazarın veya şairin kendince de anlam birimcikler düzeyinde ilişki kurabileceği hatırlatılmalı, öğrencileri imgenin oluşumuna götürmek gerektiği gözden uzak tutulmamalıdır.
“Ayakkabınızı çıkarınız” yerine “Ayağınızı çıkarınız.”; “Sobanın içindeki odunları yakınız.” yerine “Sobayı yakınız.”; “Ne kadar kişi var?” yerine de “Siz kaç başsınız?” dendiği hatırlatılmalı. Burada da birlikteliğin esas alındığı vurgulanmalıdır.
Mecazlı anlatımın temelde bu iki ilişki çevresinde oluştuğu; ancak bu konuyla ilgili kitaplarda teşbih (benzetme), istiare (eğritileme), mürsel mecaz, teşhis (kişileştirme) ve intak (konuşturma) gibi adlar altında mecazlı anlatım üzerinde durulduğu belirtilir.
Benzetme (Teşbih) ve İstiare (Eğretileme)
Öğrencilerden şu söz grupları arasındaki ilişkileri bulmaları istenir.
¨ Kırmızı yanaklı çocuk/ elma yanaklı çocuk
¨ Elleriniz yumuşak/elleriniz pamuk gibi
¨ Saçları sarı/altın saçlı
¨ Çok acı biber/zehir gibi biber, biber değil zehir
¨ Dağın eteği/ dağın alt kısımları
Kırmızıyla elmanın,
yumuşaklıkla pamuğun,
sarıyla altının,
acıyla zehrin,
etekle dağın alt kısımlarının ilişkisinin olup olmadığı öğrencilere sorulur.
Şairlerin neden bu tür ifadeler kullanma gereği duyduğu konusunda tartışılır.
Daha çok divan şiirinde kullanılan şu söz grupları üzerinde de öğrencilerin düşünmeleri istenir.
Ay yüzlü, servi boylu, servi
“Kirpik” yerine, “ok”; “ağız” yerine “nokta”, “hokka”; “diş” yerine, “inci” dendiği hatırlatılır.
Bunlar arasındaki ilişkinin bulunması için resim veya çizgilerden yararlanılır.
Bu girişten sonra benzetme (teşbih) üzerinde durulmaya başlanır. “Başaklar altın gibi sarardı.” cümlesinden hareketle öğrencilerden benzetmedeki ögeleri saymaları istenir. Ögeler belirlenir, bunlara ne ad verildiği sınıf içinde araştırılır. Benzetmede karşılaştırmanın da olup olmadığı tartışılır.
Sonra da öğretmen, sınıfa şu mısraları okur ve yazdırır.
Çocuklar olur, nur topu gibi
Orhan Veli Kanık
Yanmış bir tavan gibi çöken akşam altında
Dinleriz haykırarak kaçışan kargaları
Ziya Osman Saba
Ah bu türküler
Türkülerimiz
Ana sütü gibi candan
Ana sütü gibi temiz
Bedri Rahmi Eyuboğlu
Altın kemerler gibi
Hatıralar önümüzde
Behçet Necatigil
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu
Faruk Nafiz
Altın kulelerden kuşlar
Tekrarını eder ilan
Ahmet Haşim
Veysel'i söyleten sen oldun mutlak
Gezer daldan dala yorulur ahmak
Sen ağaç misali biz dalda yaprak
Meyva çekirdeksin sen varsın orda
Her grup yukarıdaki mısralarda neyin, neye, niçin benzetildiğini araştırır.
Benzetmenin ifadeye ne kazandırdığını belirler.
Çalışmalar tamamlandıktan sonra grup sözcüleri benzetmelerin ifadeye kazandırdıklarını tartışırlar. Her benzetmenin, bulunduğu mısradaki işlevi belirtirler.
Öğrenciler okudukları diğer şiirlerde benzer ifade ve söyleyişleri saptamakla görevlendirilir.
İstiare (Eğretileme)
Aşağıdaki mısralarla bağlantılı olarak öğrencilere şu sorular yöneltilir.
“Havada bir dost eli okşuyor derimizi” mısrasında “dost eli” söz gruplarında ne, neye hangi bakımdan benzetilmiştir veya ne, neyin yerine niçin kullanılmıştır?
“Boynu bükük adalar tanıyor sanki bizi” mısrasında “boynu bükük adalar” söz grubu neler ifade etmektedir?
Adaların boynu olur mu, kimin boynu bükük olur?
Adalar öksüz çocuğa mı benzetilmiştir?
“Havada bir dost eli okşuyor derimizi” mısrasıyla
“Havada bir dost eli gibi rüzgâr okşar derimizi çekinerek geceden” ifadesinin karşılaştırılması istenir
Bu açıklamalardan sonra öğretmen şu mısraları okur ve tahtaya yazar.
Gümüş bir dumanla kapandı her yer.
Ömer Bedrettin Uşaklı
Nereden nasıl bindim yâ Rab bu gemiye
Hangi denizi çıksam fırtına kopar.
Cahit Sıtkı Tarancı
Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa
Mehmet Akif Ersoy
KARADUTKaradutum çatalkaram çingenem..
Nar tanem nur tanem bir tanem...
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın vebalimsin.
Bedri Rahmi Eyuboğlu
Kalbim yırtılıyor her nefesimde
Kulağım ruhumun ayak sesinde
Necip Fazıl Kısakürek
Yapraktan saçım yerlere yaymış
Sonbahar ağlıyor ayaklarımda.
Necip Fazıl Kısakürek
Can kafeste durmaz uçarDünya bir han konan göçerAy dolanır yıllar geçerDostlar beni hatırlasın” Âşık Veysel Şatıroğlu Hu çeker iniler çalınan sazlarKükremiş dalgalar coşar denizlerGüneş doğar perdelenir yıldızlarSaçar kıvılcımlar sen varsın orda
Âşık Veysel Şatıroğlu
Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan
Yahya Kemal Beyatlı
Açık ve kapalı istiarenin ne demek olduğu araştırılır; yukarıdaki mısralardan hangilerinin açık, hangilerinin kapalı istiare örnekleri olduğuna tartışılarak karar verilir.
Bir benzetmeden veya istiareden hareketle bir şiir yazılıp yazılamayacağı tartışılır.
Şiir yazan insan, dili neden farklı kullanmak zorundadır, sorusu tartışılır.
Bir eşyayı, manzarayı, davranışı, hareketi, durumu, tavrı kendince gören kişi, gördüğünü veya hissettiğini ifade için bilinen kelimelerin anlam ve ses değerlerini yeterli bulmayabilir. Böyle bir durumda yeni söyleyiş kalıplarına ve biçimlerine ihtiyaç duyulup duyulmadığı sorulur. Alınan cevaplar tartışılır.
Yeni bulunan ifade kalıbına genel olarak ne ad verilmesi gerektiği üzerinde durulur. Böylece öğrencilerin imge kelimesi ile ifade edilen hususu zihinlerinde canlandırmaları, imgeye neden ihtiyaç duyulduğunu kavramaları sağlanır.
Daha önce kullanılmış imgelerin kullanılarak söyleyiş biçiminin daha da kristalize olabileceği böylece de söz kalıplarının, daha yerinde bir ifadeyle imge kalıplarının oluşacağı sezdirilir.
ANLAMA YORUMLAMA
Öğrencilerden aşağıdaki metin parçalarında kullanılan imgeleri dikkatlice incelemeleri ve imgelerin anlamlarını belirlemeleri istenir.
Kör bütün bilgiler
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Ovadan
Gözü bağlı bir leylak kokusu ovadan
Çeviriyor o küçücük güneşimizi
Cemal Süreyya
Bu emel gurbetinin yoktur ucu
Daima yollar uğrar, kalp üzülür
Yahya Kemal
...
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun
Attila İlhan
Ne haydut bir akşamdı ağır nargilelerle
Attila İlhan
Öğrencilerden edebî sanatlarla imgeler arasında ilişki kurmaları istenir. Yine gruplar aracılığıyla öğrencilerin düşünceleri alınır. Onlara, zaman zaman bir görünüşü, bir sesi, bir hâli, bir hayali veya düşünceyi herkesten farklı yönleriyle görüp görmedikleri, bunları dile getirmede zorluk çekip çekmedikleri sorulur.
ÖLÇME VE DEĞERLENDİRME
¨ Şiir dilinin doğal dilden farklılığını belirtiniz.
¨ Şiirde hangi durumlarda imgeye başvurulduğunu belirtiniz.
¨ Söz sanatlarıyla imgeler arasındaki ilişkiyi açıklayınız.
¨ Kelimelerin çağrışım güçlerinin şiiri yorumlamadaki işlevini belirtiniz.
¨ Öğretmenlerin okuduğu örnek şiirlerdeki edebî sanatlar bulunur.
Okul dışı etkinlik
Öğrenciler bir şiir seçer, bu şiiri, şiir dili bakımından inceler. Bir sonraki derste çalışmalar paylaşılır.
Serbest okuma metni
BEN SANA MECBURUM
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun
Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yasamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe basında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.
Belki Haziran'da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy’de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor.
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.
Attilla ilhan
gelişen ve değişen koşullar türkçeyi yeni açılımlara götürmektedir.
anlambilim yaşamın önemli bilim dallarından biridir. bizim öğrencilerimiz bu gerçeklikle her sınav döneminde karşılaşmaktadır.
aşağıdaki çalışma meb in öğretmen portalından alınmıştır. göstergebilim açısından değerlendirilmesi ve üzerinde çalışılması iyi olur.
SINIF : 9
ÜNİTE: II
KONU: Şiir Dili
SÜRE :3 ders saati
YÖNTEM VE TEKNİKLER:
Tartışma, soru cevap, problem çözme, anlatım, özetleme, beyin fırtınası
AMAÇ: Şiir dilini inceleme
KAZANIMLAR
¨ Şiir dilinin doğal dilden farklılığını sezer, şiirde doğal dilin imkânlarından nasıl yararlandığını fark eder.
¨ Şiir dilinin imgeye dayandığını sezer, şiirde imgenin doğuş nedenlerini tartışır.
¨ Şiirde imgenin kullanılma nedenlerini açıklar,imgelerle söz sanatları arasındaki ilişkiyi belirler.
¨ Söz sanatlarının imgelerin oluşumundaki işlevini belirler.
¨ Şiirde imgenin soyut düşünme ve hissetmeyle ilişkisini açıklar.
¨ Şiirde kelime ve kelime gruplarının kendi anlamları dışında kullanılma nedenini tartışır.
¨ Şiir dilinde çağrışımın önemini açıklar.
¨ Çeşitli dönemlere ait şiirleri şiir dili bakımından karşılaştırır.
HAZIRLIK
Öğretmen sınıfın üçten az olmamak üzere gruplara ayrılmasını sağlar. Her grubun başkanı, sözcüsü belirlenir.
Öğrencilerin bilimsel dil, hukuk dili, tıp dili söz gruplarından ne anladıkları sorulur. Alınan cevaplar tartışılır. Bilimsel dil, felsefî dil, hukuk dilinin gündelik hayatta ihtiyaçları karşılarken kullanılan dilden neden farklı oldukları sorulur. Öğrenci gruplarının düşünceleri alınır. Doğal dilden yararlanarak ortaya konan bilimsel dil, felsefî dil, hukuk dilinin yanında bir de şiir ve edebiyat dilinden söz edilip edilemeyeceği sorusuna da öğrenciler cevap arar.
Ana renklerin dışındaki renklerin nasıl adlandırıldığı sorulur. İhtiyaca göre ana renkleri ifade eden kelimelerin önüne ve sonuna gelen kelimelerle yeni renk adları yapıldığı hatırlatılır.
İNCELEME: METİN İŞLENİŞİ
Doğal dile özgü kelime, söyleyiş, cümle kuruluşunun ihtiyaca göre bilim, felsefe, şiir alanlarında kullanılmasıyla bilim, felsefe, şiir dilinin ortaya çıkıp çıkamayacağı sorulur. Alınan cevaplar ve yeni sorularla şiir dilinin varlığı hissettirilir. Şiir dilinin doğal dilden kelime, söyleyiş, cümle seviyelerinde nasıl farklılaştığı sorulur.
Öğrencilerden cevap almadan Yunus Emre’den alınan şu dört mısra okunur.
Acep şu yerde varm’ola
Şöyle garip bencileyin
Bağrı taşlı gözü yaşlı
Şöyle garip bencileyin
Öğretmen bu dört mısrayı bir daha okur. Bu dört mısranın nesre çevrilmesini ister. Öğretmen bu dört mısranın “Acaba burada benim gibi acı çeken garip bir kişi var mı” cümlesiyle nesir olarak ifade edileceğini söyler. Sonra da bu cümle ile sözü edilen dört mısra arasındaki kelime söyleyiş, ses, cümle kuruluşu bakımlarından farklılıkları tartışılır. Bu dört mısranın “acep” sözüyle başlamasının nedenini, “varm’ola”nın niçin “ı”sız yazıldığını sorar. “Şöyle garip”, “bağrı taşlı”, “gözü yaşlı” söz gruplarının metinde kazandıkları ifade gücünü bulmalarını ister. “Bağrı taşlı” insan görüp görmediklerini sorar. Türkçede bağrıma taş bastım; acımı kimseye söylemedim cümlesinin anlamı üzerinde durur. “Gözü yaşlı” söz grubu “bağrı taşlı” kelimeleriyle birlikte neden acı çeken anlamına geldiğini tartışılır. “Acı çeken” yerine “Bağrı taşlı, gözü yaşlı” mısrasının kullanılmasının anlam bakımından daha zengin ve duygulu olup olmadığı üzerinde durulur.
“Şöyle garip bencileyin” mısrasının iki defa söylenmesinin ifadeye ne kazandırdığı açıklanır.
Soru cümleleriyle şaşkınlık, hayret ifade edilip edilmediği araştırılır. “İçinizde böyle bir insan var mı?” cümlesi yerine göre “elbette yok” anlamını karşılayabilir. Bu sözün söylenişiyle ifade edilir. Konuşma diline özgü söyleyişle şiir cümleleri arasındaki ilişki üzerinde durulur. Karşılıklı konuşma esnasında sesin önemi ile şiirdeki söyleyiş biçimi karşılaştırılır.
Bu noktada aşağıdaki şiirin ilk mısrasını okumak yerinde olur.
GAZEL’DEN
Bir söz didi cânân ki kerâmet var içinde
Dün giceye dâir bir işâret var içinde
Meyhâne mukassı görünür taşradan amma
Bir başka ferah başka letâfet var içinde
Nedim
Okunacak mısra:“Bir söz didi canân ki kerâmet var içinde”
“Bir söz dedi Mehmet güzellik var içinde” söz gruplarını dikkate alarak okunması istenir. Böyle örnekleri çoğaltmanın mümkün olduğu söylenir. Şiir dilinin oluşmasında duygu ve heyecandan gücünü alan bir söyleyiş tarzının önemi vurgulanır.
Aynı dikkatle aşağıdaki şiir parçası okunur. Kelimelerin metin içinde kazandıkları anlam değerleri ve söyleyiş biçimleri belirlenir.
KOŞMA’DAN
Yüce dağlar ne kararıp pusarsın
Aştı derler nazlı yâri başından
Oturmuş derdime dert mi katarsın
Âlem sele gitti gözüm yaşından
......
Od düşe de döne döne yanasın
Yüce dağlar sen de bana dönesin
Ayrılasın yâreninden eşinden
Fenasın da Karac’oğlan fenasın
Karacaoğlan
1. Şiirde “yüce dağlar” söz grupları niçin kullanılmıştır?
2. “Dağın kararıp pusması” ifadesi size ne düşündürmektedir?
3. “Oturmuş derdime dert mi katarsın” mısrasında dağ, oturan bir insan yerine konmamış mıdır?
Yukarıdaki soruların cevaplanmasıyla söz sanatlarıyla imge arasındaki ilişkiye geçilir.
İLÂHÎ
Acep şu yerde varm’ola
Şöyle garip bencileyin
Bağrı taşlı gözü yaşlı
Şöyle garip bencileyin
Söyler dilim ağlar gözüm
Gariplere göynür özüm
Meğer ki gökte yıldızım
Ola garip bencileyin
Yunus EMRE
...
Rüzgar kanatlı atlılar gibi geçti hayat!
Akarsuyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi,
renkler silindi.
Siyah örtüler indi,
mavi gözlerine,
Sarktı salkımsöğütler
sarı saçlarının
üzerine!
Ağlama salkımsöğüt
ağlama!
Kara suyun aynasında el bağlama!
El bağlama!
Ağlama!
Nazım Hikmet
BİR BAŞKA TEPEDEN
Sana dün bir tepeden baktım Aziz İstanbul
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
Yahya Kemal Beyatlı
KOŞMA’DAN
Yüce dağlar ne kararıp pusarsın
Aştı derler nazlı yâri başından
Oturmuş derdime dert mi katarsın
Âlem sele gitti gözüm yaşından
......
Od düşe de döne döne yanasın
Yüce dağlar sen de bana dönesin
Ayrılasın yâreninden eşinden
Fenasın da Karac’oğlan fenasın
AYRILIK VAKTİ
Akşamı getiren sesleri dinle,
Dinle de gönlümü alıver gitsin.
Saçlarımdan tutup kor gözlerinle
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin..
...
Güneşle köye in, beni bırak da,
Küçüle küçüle kaybol ırakta
Bu yolu dönerken arkana bak da
Köşede bir lahza kalıver gitsin
Necip Fazıl Kısakürek
Yukarıdaki metin parçalarında ilk anlam dışında kullanılan söz ve söz grupları buldurulur.
Sözün ilk ve temel anlamı dışında neden kullanıldığı ve bu kullanımlar aracılığıyla gerçekleştirilen anlatımların hepsine birden ne ad verildiği sorulur.
Bir insanın bir işi kolay yürütme yollarını bulmada ve çıkarını sağlamada becerikli olduğunu belirtmek için “gözü açık”; çok para harcadığını söylemek amacıyla “eli açık” söz gruplarının kullanıldığı hatırlatılır.
Burada öğrencilere bir sözün ilk ve temel anlamı dışında kullanılmasının sebepleri sorulur. Alınan cevaplar yazılır.
Her kavramı, her görünüşü, her hayali, her düşünceyi ifade etmek için yeni bir kelime kullanılmasaydı insanlar arasında anlaşma gerçekleşebilir miydi sorusuna cevap aranır.
Dil göstergelerinin (kelimelerin) sayılı; insanların hayal, düşünce, dikkat ve arzularının sayısız olduğu hatırlatılır.
İnsanların hissettiklerini, düşündüklerini, gördüklerini, hayal ettiklerini ifade için bilinen kelime, kelime grubu ve söyleyiş kalıplarına yeni anlam değerleri yükledikleri belirtilir. Bunun da söz sanatlarının sebebi olduğu sezdirilir.
İnsanların robot ve makine olmadığı, düşündüklerini, gördüklerini, hayal ettiklerini, kurguladıklarını yerine ve zamanına göre daha güzel, daha etkili biçimde ifade etmek istedikleri hatırlatılır. Öğrencileri karşılıklı konuşturarak bütün bunların mecazlı anlatımın sebepleri olduğu sonucuna ulaşmaları sağlanır.
Mecazlı anlatımın da temelinin benzerlik veya birliktelik ilişkisine dayandığı söylenir. Bir sözün bir başka söz yerine kullanılması için iki sözün anlam birimcik düzeyinde bir benzerlik ilişkisinin olması ya da iki sözün dilin doğal akışı içinde birlikte kullanılması gerektiği hatırlatılır.
Benzerlik ilişkisine örnek vermek üzere “aslan gibi asker”, “tilki gibi adam” söz grupları ele alınarak aslanın ve tilkinin anlam birimcikleri sayılır.
Aslan Tilki
Hayvan tavukları yer
Vahşi kuyruklu
Ormanda yaşar tüylü
Kedi cinsinden korkak
Çok güçlü ormanda yaşar
Kurnaz
Mecazlı anlatım, benzerlik ilişkisi üzerine kurulmuşsa varlıkların karşılaştırılmasında sözün anlam birimciklerinden birinden hareket edildiği hatırlatılır.
Yazarın veya şairin kendince de anlam birimcikler düzeyinde ilişki kurabileceği hatırlatılmalı, öğrencileri imgenin oluşumuna götürmek gerektiği gözden uzak tutulmamalıdır.
“Ayakkabınızı çıkarınız” yerine “Ayağınızı çıkarınız.”; “Sobanın içindeki odunları yakınız.” yerine “Sobayı yakınız.”; “Ne kadar kişi var?” yerine de “Siz kaç başsınız?” dendiği hatırlatılmalı. Burada da birlikteliğin esas alındığı vurgulanmalıdır.
Mecazlı anlatımın temelde bu iki ilişki çevresinde oluştuğu; ancak bu konuyla ilgili kitaplarda teşbih (benzetme), istiare (eğritileme), mürsel mecaz, teşhis (kişileştirme) ve intak (konuşturma) gibi adlar altında mecazlı anlatım üzerinde durulduğu belirtilir.
Benzetme (Teşbih) ve İstiare (Eğretileme)
Öğrencilerden şu söz grupları arasındaki ilişkileri bulmaları istenir.
¨ Kırmızı yanaklı çocuk/ elma yanaklı çocuk
¨ Elleriniz yumuşak/elleriniz pamuk gibi
¨ Saçları sarı/altın saçlı
¨ Çok acı biber/zehir gibi biber, biber değil zehir
¨ Dağın eteği/ dağın alt kısımları
Kırmızıyla elmanın,
yumuşaklıkla pamuğun,
sarıyla altının,
acıyla zehrin,
etekle dağın alt kısımlarının ilişkisinin olup olmadığı öğrencilere sorulur.
Şairlerin neden bu tür ifadeler kullanma gereği duyduğu konusunda tartışılır.
Daha çok divan şiirinde kullanılan şu söz grupları üzerinde de öğrencilerin düşünmeleri istenir.
Ay yüzlü, servi boylu, servi
“Kirpik” yerine, “ok”; “ağız” yerine “nokta”, “hokka”; “diş” yerine, “inci” dendiği hatırlatılır.
Bunlar arasındaki ilişkinin bulunması için resim veya çizgilerden yararlanılır.
Bu girişten sonra benzetme (teşbih) üzerinde durulmaya başlanır. “Başaklar altın gibi sarardı.” cümlesinden hareketle öğrencilerden benzetmedeki ögeleri saymaları istenir. Ögeler belirlenir, bunlara ne ad verildiği sınıf içinde araştırılır. Benzetmede karşılaştırmanın da olup olmadığı tartışılır.
Sonra da öğretmen, sınıfa şu mısraları okur ve yazdırır.
Çocuklar olur, nur topu gibi
Orhan Veli Kanık
Yanmış bir tavan gibi çöken akşam altında
Dinleriz haykırarak kaçışan kargaları
Ziya Osman Saba
Ah bu türküler
Türkülerimiz
Ana sütü gibi candan
Ana sütü gibi temiz
Bedri Rahmi Eyuboğlu
Altın kemerler gibi
Hatıralar önümüzde
Behçet Necatigil
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu
Faruk Nafiz
Altın kulelerden kuşlar
Tekrarını eder ilan
Ahmet Haşim
Veysel'i söyleten sen oldun mutlak
Gezer daldan dala yorulur ahmak
Sen ağaç misali biz dalda yaprak
Meyva çekirdeksin sen varsın orda
Her grup yukarıdaki mısralarda neyin, neye, niçin benzetildiğini araştırır.
Benzetmenin ifadeye ne kazandırdığını belirler.
Çalışmalar tamamlandıktan sonra grup sözcüleri benzetmelerin ifadeye kazandırdıklarını tartışırlar. Her benzetmenin, bulunduğu mısradaki işlevi belirtirler.
Öğrenciler okudukları diğer şiirlerde benzer ifade ve söyleyişleri saptamakla görevlendirilir.
İstiare (Eğretileme)
Aşağıdaki mısralarla bağlantılı olarak öğrencilere şu sorular yöneltilir.
“Havada bir dost eli okşuyor derimizi” mısrasında “dost eli” söz gruplarında ne, neye hangi bakımdan benzetilmiştir veya ne, neyin yerine niçin kullanılmıştır?
“Boynu bükük adalar tanıyor sanki bizi” mısrasında “boynu bükük adalar” söz grubu neler ifade etmektedir?
Adaların boynu olur mu, kimin boynu bükük olur?
Adalar öksüz çocuğa mı benzetilmiştir?
“Havada bir dost eli okşuyor derimizi” mısrasıyla
“Havada bir dost eli gibi rüzgâr okşar derimizi çekinerek geceden” ifadesinin karşılaştırılması istenir
Bu açıklamalardan sonra öğretmen şu mısraları okur ve tahtaya yazar.
Gümüş bir dumanla kapandı her yer.
Ömer Bedrettin Uşaklı
Nereden nasıl bindim yâ Rab bu gemiye
Hangi denizi çıksam fırtına kopar.
Cahit Sıtkı Tarancı
Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa
Mehmet Akif Ersoy
KARADUTKaradutum çatalkaram çingenem..
Nar tanem nur tanem bir tanem...
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın vebalimsin.
Bedri Rahmi Eyuboğlu
Kalbim yırtılıyor her nefesimde
Kulağım ruhumun ayak sesinde
Necip Fazıl Kısakürek
Yapraktan saçım yerlere yaymış
Sonbahar ağlıyor ayaklarımda.
Necip Fazıl Kısakürek
Can kafeste durmaz uçarDünya bir han konan göçerAy dolanır yıllar geçerDostlar beni hatırlasın” Âşık Veysel Şatıroğlu Hu çeker iniler çalınan sazlarKükremiş dalgalar coşar denizlerGüneş doğar perdelenir yıldızlarSaçar kıvılcımlar sen varsın orda
Âşık Veysel Şatıroğlu
Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan
Yahya Kemal Beyatlı
Açık ve kapalı istiarenin ne demek olduğu araştırılır; yukarıdaki mısralardan hangilerinin açık, hangilerinin kapalı istiare örnekleri olduğuna tartışılarak karar verilir.
Bir benzetmeden veya istiareden hareketle bir şiir yazılıp yazılamayacağı tartışılır.
Şiir yazan insan, dili neden farklı kullanmak zorundadır, sorusu tartışılır.
Bir eşyayı, manzarayı, davranışı, hareketi, durumu, tavrı kendince gören kişi, gördüğünü veya hissettiğini ifade için bilinen kelimelerin anlam ve ses değerlerini yeterli bulmayabilir. Böyle bir durumda yeni söyleyiş kalıplarına ve biçimlerine ihtiyaç duyulup duyulmadığı sorulur. Alınan cevaplar tartışılır.
Yeni bulunan ifade kalıbına genel olarak ne ad verilmesi gerektiği üzerinde durulur. Böylece öğrencilerin imge kelimesi ile ifade edilen hususu zihinlerinde canlandırmaları, imgeye neden ihtiyaç duyulduğunu kavramaları sağlanır.
Daha önce kullanılmış imgelerin kullanılarak söyleyiş biçiminin daha da kristalize olabileceği böylece de söz kalıplarının, daha yerinde bir ifadeyle imge kalıplarının oluşacağı sezdirilir.
ANLAMA YORUMLAMA
Öğrencilerden aşağıdaki metin parçalarında kullanılan imgeleri dikkatlice incelemeleri ve imgelerin anlamlarını belirlemeleri istenir.
Kör bütün bilgiler
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Ovadan
Gözü bağlı bir leylak kokusu ovadan
Çeviriyor o küçücük güneşimizi
Cemal Süreyya
Bu emel gurbetinin yoktur ucu
Daima yollar uğrar, kalp üzülür
Yahya Kemal
...
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun
Attila İlhan
Ne haydut bir akşamdı ağır nargilelerle
Attila İlhan
Öğrencilerden edebî sanatlarla imgeler arasında ilişki kurmaları istenir. Yine gruplar aracılığıyla öğrencilerin düşünceleri alınır. Onlara, zaman zaman bir görünüşü, bir sesi, bir hâli, bir hayali veya düşünceyi herkesten farklı yönleriyle görüp görmedikleri, bunları dile getirmede zorluk çekip çekmedikleri sorulur.
ÖLÇME VE DEĞERLENDİRME
¨ Şiir dilinin doğal dilden farklılığını belirtiniz.
¨ Şiirde hangi durumlarda imgeye başvurulduğunu belirtiniz.
¨ Söz sanatlarıyla imgeler arasındaki ilişkiyi açıklayınız.
¨ Kelimelerin çağrışım güçlerinin şiiri yorumlamadaki işlevini belirtiniz.
¨ Öğretmenlerin okuduğu örnek şiirlerdeki edebî sanatlar bulunur.
Okul dışı etkinlik
Öğrenciler bir şiir seçer, bu şiiri, şiir dili bakımından inceler. Bir sonraki derste çalışmalar paylaşılır.
Serbest okuma metni
BEN SANA MECBURUM
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun
Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yasamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe basında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.
Belki Haziran'da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy’de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor.
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.
Attilla ilhan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)